Ana sayfa » Blog » Öykü – Özgür Adam
İlk nerede yayınladı?

Bu öykü ilk olarak 2 Temmuz 2018 tarihinde Paradigma Yayınlarından çıkan Bilimkurgu Öykü Seçkisi 2018’de yayınlanmıştır. Aşağıdaki metin, öykünün en son düzenlenmiş halidir.

Özgür Adam

“Suratını görmek istemiyorum!” diye bağırarak yatak odasının kapısını yüzüme çarptı.

Karım arkadan kapıyı kilitlerken, yumruğumu kapıya indirmek için sinirle kaldırdım ama ağlama seslerini duyunca kendime gelip geri çekildim.

Ne olmuştu yine, neden kavga etmiştik? İncir çekirdeğini bile doldurmayacak bir mevzu olsa gerekti, hatırlayamıyordum bile.

Bir anda, günün yorgunluğunu taşıyan bedenimden tüm enerji boşalıp gitti. Üzerinde üniforma olan bir kabuktan ibarettim. Ölü gibi banyoya geçip ışığı yaktım. Camı çatlak aynada, parçalara bölünmüş çarpık yüzlere baktım.

Birkaç hafta önce ettiğimiz sayısız kavgalardan birinden sonra olmuştu. Aynaya geçirdiğim yumruğumdaki yaralar hala tazeydi. Ellerime bakarken gözüm parmağımdaki evlilik yüzüğüne gitti ister istemez.

Nasıl olmuştu da, uzun zamandır birbirimize tahammül edemez hale gelmiştik? Evlenirken ettiğimiz yeminlere ne olmuştu? Neden bir süre sonra farklı insanlar olup çıkmıştık?

Kafamdakileri bir kenara itip, yüzüğe asıldım. Çekip çıkarmaya çalıştım ama lanet şey ilk boğumdan geçmiyordu bir türlü. Birkaç gündür varlığı ile düşüncelerimi eğip büken yüzük yerinden çıkmamakta inat ediyordu. Hoş, belki de inatçı olan bendim, ne yapmam gerektiğinden emin değildim. Her şeyi bir anda bırakıp gitmeyi hiçbir zaman kolay bulmamıştım. Yıllardır aşağı çeken yüklerden kurtulmak yüzeye çıkmamı da sağlayabilirdi, umutsuzluktan veya takatsizlikten boğulmamı da. Yerine gömülmüş bu yüzüğü çıkarabilirsem olacaklar gibi.

Cebimdeki telefon acıyla titrediğinde yüzük yerinden kımıldamamıştı bile. Vazgeçip sinirle telefona cevap verdim.

“Ne var?”

“Başçavuş Selim.” diye kendini tanıttı arayan. Ses tonumdan çekinmiş olacak ki duraksadı. “Komutanım, gecenin bu vakti uyandırdığım için özür dilerim. Ama sınırı geçen bir adam yakaladık ve bu tür durumlarda haber verin demiştiniz.”

“Ne tür bir durum?” dedim sabırsız.

“Komutanım, adamın hiçbir veri tabanında kaydı yok. Parmak izlerini sistem tanımıyor, doku örneğinden DNA sonucu alamıyoruz, biyometrik tanıma eşleşme vermiyor.”

Kaşlarımı çattım. Olağan bir durum değildi. Ülkeler arası geçiş yapan her şahsın parmak izi, DNA örneği ve biyometrik taraması alınır, birçok ülkenin ortak kullanımında olan veri tabanların ve blokzincirlerinde saklanırdı. Savaşların yıktığı ülkelerden gelip sekiz metrelik duvarı aşarak sınırı geçen bu adamın dijital bir hayalet olması mümkün müydü? Eğer öyleyse, bu muhtemelen onun bir terörist veya örgüt üyesi olduğunu gösteriyordu.

“Testleri tekrar ettiniz mi?”

“Evet, Komutanım.” dedi Başçavuş. “Bizzat başında ben bulundum.”

“Tamam.” dedim yüzümü ovuşturarak. “Adamı sorgu odasına koyun. Birazdan geliyorum.”

Telefonu kapatınca bir süre daha ayakta dikildim aynanın karşısında. Bugün de uyku haramdı belli ki. Hoş, evde olsam da, kanepenin üzerinde huzursuzca dönüp duracak, bir türlü uyuyamayacaktım.

Aynadan gözümü ayırıp kendime gelmek için hızlıca elimi yüzümü yıkadım. Hala üzerimden çıkarmadığım üniformaya çeki düzen verdim, yıllardır aynı yerinde sayan omuzumdaki apoletleri düzledim.

Kapıyı kapatıp çıktığımda yatak odasından ses gelmiyordu. Belki de çoktan uyumuştu. Benim gecelerimin nasıl geçtiğinin farkında mıydı? Umursuyor muydu ki artık? Kendi kendime başımı sallarken yine yüzüğü parmağımda çevirmeye başladım. Kötü bir alışkanlık haline gelmişti bu. Ellerimi yumruk yapıp, önümde beni bekleyen işi düşünerek sessizce lojmandan çıktım. İş demek, buhranlardan bir süre de olsa kurtulmak demekti.

Gece sessiz ve iliklere işleyen bir soğuğun elindeydi. Gündüzün dayanılmaz sıcak, gecelerin de dondurucu soğuklar getirdiği günler sıradan olmuştu. Küresel ısınma sadece okyanus kıyılarında değil, her yerde etkisini gösteriyordu. Yükselen deniz seviyesi yüzünden kıta içlerine göçen milyonlarca mülteci, dengesizleşen iklim yüzünden artan çölleşme ve doğal felaketler dünyayı uçurumun kenarına getirmişti. Her geçen gün yenisi patlak veren çatışma ve savaşları saymıyorum bile. Sınırdaki duvarın öte yakası daha huzurlu ülkelere ulaşmaya çalışan milyonlarca mülteci ile doluydu. Belki de dünya için artık çok geçti. Çoktan uçurumdan yuvarlanmaya başlamıştık da haberimiz yoktu. Ama ben bu sınır karakolunda çürürken dünyanın başına gelecekler pek de umrumda değildi. Geçmişte yaptığım bazı hatalar yüzünden en ücra köşelere sürgün edilmiştim. General olan kayınbabam olmasa işimde kalabileceğimi bile sanmıyordum. Yüzüğü parmağımdan çıkarıp atmak, her şeyi bırakıp gitmek de bu yüzden kolay değildi. Onun yerinden çıkması, işimden de olacağım anlamına geliyordu.

Kafamda kurtlar dönüp dururken karakola girdim ve sessiz koridorlar boyunca sorgu odalarına doğru ilerlemeye başladım. Biraz sonrasında Başçavuş, koridorun ilerisinden beni görüp yanıma geldi.

“Komutanım.” dedi selamını vererek. “Emrettiğiniz gibi şahsı sorgu odasına koyduk.”

Başımı sallayıp, tek taraflı ayna sayesinde sorgu odasına bakan gözlem odasına geçtim. Masanın bir ucunda, elleri masaya kelepçeli halde oturan orta yaşlı bir adamdı. Nereli olduğunu kestirmek mümkün değildi; teni ne fazla koyu, ne de açıktı. Yüz hatlarından da bir çıkarım yapamıyordum. Kıyafetleri düzgün ve temizdi. Sınırın öte tarafından gelmiş birine hiç benzemiyordu. Kelepçeli ellerini masanın üzerinde birleştirmişti. Bir tutukludan çok toplantıya katılmış bir iş adamı gibi oturuyordu. Sandalyesinde dik duruyor, yüzündeki sakin ve neredeyse huzurlu denebilecek ifadeyle boşluğa bakıyordu.

“Komutanım.” dedi Başçavuş araya girerek. “Bir şeye daha baktım. Bölgede uçuş yapan insansız hava aracından gelen son görüntüleri inceledim.”

Başçavuş yutkundu. Devam etmesi için başımla işaret ettim.

“Saat gece iki civarında adam birdenbire termal videoda ortaya çıkıyor. Bir öncesinde hiçbir şey yok ama aniden görüntüde kızıl bir nokta beliriyor ve duvardan uzaklaşıp karakola doğru gelmeye başlıyor.”

“Karakola gelip kendi mi teslim oldu?” diye sordum Başçavuşa dönerek.

“Hayır, komutanım.” dedi Başçavuş. “Nöbetçi, adamı görüp içeriye bildirince tutukladık. Ama evet, videoda izlediği yola bakılırsa bu tarafa doğru geliyordu.”

Tekrar sorgu odasına doğru çevirdim başımı. Kimdi bu adam? Nereden çıkmıştı? Neden karakola doğru gelmişti? Hem neden bu kadar rahattı?

Soruların hücumu altında yine parmağımdaki yüzüğü çevirdiğimi fark ettim. Ellerimi yana indirip Başçavuşa döndüm. “Gel bakalım. Şu adamla bir konuşalım.”


İçeri girdiğimde adam sadece gözlerini hafifçe kaldırıp beni süzdü. Yüzüne ince bir gülümseme mi yerleşmişti, yoksa bana mı öyle geliyordu? Karşısındaki sandalyeye oturup, ben de aynı şekilde ellerimi masanın üzerinde birleştirdim.

“Ben, Yüzbaşı Salih Dereli. Bu sınır karakolunun komutanıyım. Sen kimsin?”

Adam sessizce yüzüme bakıyordu.

“Dediklerimi anlıyor musun?” diye sordum tekrar. Yine cevap alamayınca dil bilen birilerini bulması için Başçavuşa döndüm ama o sırada konuştu.

“Anlıyorum, Komutan.” dedi kusursuz bir Türkçeyle. “Ben de insanım.” Sonra kelepçeli elini uzattı elimi sıkmak istercesine. “Memnun oldum.”

Önce uzattığı ele, sonra yüzüne baktım. İçinde bulunduğu hal çok normal bir durummuş gibi gülümsüyordu adam. Ancak tepkisizliğimi fark edince yüzü düştü ve elini geri çekip dudaklarını büktü. “Kusura bakma, Komutan. İnsan içine çıkmayalı… Epey zaman oldu.”

“Kimsin sen?” diye sordum tekrar.

Omuzlarını silkti. “Dost bir insanoğlu sadece.”

“Adın ne? Hangi ülkenin vatandaşısın?”

“Dünyalıyım. Bu yeterli değil mi?”

Benimle kafa bulup bulmadığını anlamak için gözlerinin içine baktım. Bir oyun çevirdiğine dair iz yoktu ama bir süre göz teması sağladıktan sonra garip bakışlarından huzursuz olmaya başladım. Sonunda zorla gözlerimi ayırdığımda, farkında olmadan parmağımdaki yüzükle oynuyordum. Yaptığımı görünce dudakları anlayışla kıvrıldı.

“Soruma cevap ver.” dedim katiyetle ama sesimin çatlamasına da engel olamamıştım. “Yoksa uzun bir süre insan yüzü göremeyeceksin.”

Hala gülümsüyordu. Soruma karşılık olarak sadece omuzlarını silkti.

“Terörist misin? Hangi örgüttensin?” diye sordum hazırlıksız yakalamaya çalışarak.

“Terörist değilim.” dedi olabildiğince sakin. “Ya sen?”

İyice afalladım. Adamı düşürmeye çalıştığım tuzaklar nedense geri tepiyor, tekleyip duran sürekli ben oluyordum.

Bir süredir arkamda bekleyen Başçavuş sonunda kontrolünü kaybetmiş olacak ki, hışımla masaya ellerini vurup, adamın suratına öfke kusmaya başladı. “Kimsin lan sen? Hangi katillerdensin?”

“Başçavuş geri çekil.” dedim sakinliğimi koruyarak. Her ne kadar içten içe öfkem kabarıyor olsa da, kendime karşıydı bu. Adamı bir türlü çözemiyor, kabuğunu kıramıyordum. Aksine adamla her temasım, sebepsiz yere beni sarsıyordu.

“Hiç insan öldürmedim şimdiye kadar.” dedi adam. Sanki evde dolaşan sineklerden söz ediyordu.

“Hiçbir veri tabanında DNA, parmak izi veya biyometrik verin neden yok?” diye kafamdaki en can alıcı soruyu sordum.

Yine omuzlarını silkti. “Ne yapayım, ben özgür bir adamım. Kimsenin, bir yerin ya da fikrin kölesi değilim. Kim olduğumu bilemiyor olmanız benim suçum değil.”

İşte, böyle saçmalıklarla uğraşacak vaktim yoktu. “Madem bir yere ait değilsin, o zaman ülkemize girme hakkına sahip olduğunu nereden çıkardın?”

Tam da sormamı istediği soru buymuş gibi gülümsedi, öne doğru eğildi. Gözleri elmas gibi parıldıyordu. “Dedim ya, ben dünyalıyım. İstediğim yere gidebilmeliyim. Asıl sen kimsin de buna engel oluyorsun?”

“Ben bu devletin görevli askeriyim.” diye sesimi yükselterek masaya vurdum. “Sınırlarımıza girersen kanunlarımıza göre hareket edeceksin.”

Bir an durup beni süzdü. Yüzündeki gülümseme hüzünlü bir hale bürünmüştü. Durumuma acıyor gibiydi. “Hangi sınırlar? Gökyüzünden baktığımda hiçbirini göremiyorum ben. Hepsi soyut insan aklının ürünü.” Durdu, işaret parmağıyla şakağına vurdu. “Tüm sınırlar kafanızda. Dünyada değil. Gerçi artık dünya da yetmiyor size; başka gezegenlerden toprak alıyorsunuz, ulaşamayacağınız yerlere el koyuyorsunuz. Hepiniz her yere gitmekte özgürken sınırlar çizip bir yeri sahiplenme hırsının sebebi nedir? Kendinizi tutsak etmeyi neden bu kadar çok seviyorsunuz?”

Durup keskin bir nefes aldı. Yüzündeki ifade şimdi fazlasıyla ciddiydi. “Bak, dünyayı ne hale getirdiniz. Bir taraf zenginlik içinde yüzüp tüketirken, diğerleri yükselen suların altında kalan evlerini terk ediyor. Birinizin yaptığı diğerinin sonunu getiriyor. Kimi yiyor, kimi açlıktan ölüyor. Bu bir test olsaydı… Korkarım başarısız olurdu.”

Ağzım kurumuştu. Dudaklarımdan, “Ne testi?” sorusu döküldü kendime hâkim olamadan. Bu adamın anlatmaya çalıştığı bir şey vardı sanki ama ne? Kafamı toparlayabilsem çözecektim belki.

“Sanırım yine erken geldik.” dedi birdenbire yerinden kalkıp tavana doğru başını kaldırarak. Sanki tepesindeki beton kütleyi görmeden uzayın derinliklerine bakıyordu. “Hazır değilsiniz.”

Bir süre sonra başını tekrar indirip gözlerimin içine baktı. Şimdi buz gibi ifadesizdi yüzü. Soğuk bir suyun derinliklerine dalmış gibi ürperdim. Sessizce iç çekip, hiçbir şey olmamış gibi tekrar yerine oturdu. “Beni ne zaman bırakıyorsunuz?”

Ne diyeceğimi bilemeden uzun süre kalakaldım. Başçavuşun da nutku tutulmuş gibiydi.

“Bakın.” dedi adam sonra. “Dinozorları biliyorsunuz değil mi?” Sesi küçük bir çocuğa hayat dersi veren bir öğretmeninki gibiydi. Kafam ise allak bullaktı. Söyledikleri zihnime kazınıyordu ama dediklerine anlam vermekte zorlanıyordum. Dinozorlar mı?

“Biliyorsunuzdur. Hani bir felaketle kitlesel olarak ölen hayvanlar. Bu olay sayesinde memeliler dünya üzerindeki üstünlüğünü ilan edebilmeye başladı.” Durdu ve işaret parmağını bana çevirdi. “Eğer insanlar tür olarak birbiriyle ve dünyanın geri kalanıyla barışık yaşamayı öğrenemezse…” Acıyla gülümsedi ve sonucu apaçık belliymiş gibi omuz silkti. “Buraya dönecek olursak, ben sizin kanunlarınıza göre de bir suç işlemedim. Sınırı geçtiğimi gördünüz mü? Peki, sistemlerinizde suçlu olduğumu gösteren bir ipucu var mı? Karakolun yanında yürüyüp geçmek suçsa tutuklayın beni. Yoksa özgür bırakın.”

Hipnotize olmuş gibiydim. Diyecek bir şey bulamıyordum. Adamın gözleri yine masanın üzerinde duran ellerime takılmıştı. Yüzündeki gülümseme bilgece bir hal aldı. Ellerime baktım. İstemsizce yüzükle oynuyordum. Kendime sinirlenip ellerimi sertçe masanın altına çektim. Bir anlık kararsızlıktan sonra yerimden kalkıp kapıya doğru yürüdüm.

“Komutan.” dedi adam az önceki sözlerinin katılığının aksine bir yumuşaklıkla. “Batan gemiden kurtulmak için her zaman gemiyi terk etmek gerekmez. Bazen tek yapman gereken yükleri atmaktır.”

Zihnim iyice bulanmıştı, kalbim deli gibi çarpıyordu. Kapıyı açıp telaşla dışarı attım kendimi. En yakındaki başka bir odaya girip camları açtım. Gecenin soğuğu yüzüme çarparken gözlerimi yumdum.

Neler olmuştu içeride? Yüksek rütbeli çok general ve devlet erkânı ile muhatap olmuştum geçmişte ama şimdiye kadar hiç kimse sözleri ve tavırlarıyla beni böyle etkileyememişti. Adam konuşmasıyla damarlarıma bir tür zehir zerk etmişti sanki. Parmağımdaki yüzüğü kavrayan ellerim titriyordu.

Kirli havayı ciğerlerime çekerken kafamdaki düşüncelere çeki düzen vermeye çalıştım.

Büyük bir sınavdan geçiyor gibiydim. Hâlbuki, vereceğim karar basitti; adamı tutuklamak veya özgür bırakmak. Neden bu kadar önemli olmalıydı ki? Daha önce birçok kez verdiğim bir emirdi. Adamı tutuklasam da, salıversem de kimse kararımı sorgulayamazdı. Beynim adamı nezarete tıkıp bir daha muhatap olmamamı söylerken, daha derinlerden gelen bir ses onu bırakmamı telkin ediyordu. Hayır, telkin etmiyor, yalvarıyordu. Tıpkı parmağımdaki yüzük gibi çıkmak için ısrar ediyor ama kararsızlık beni felç ediyordu. Belki de her şey gerçekten istemekte bitiyordu. Ama o kadar yorgundum ki…

“Komutanım?”

Bölünen düşüncelerimden başımı kaldırdım. “Komutanım, iyi misiniz? İsterseniz şüpheliyle ben ilgileneyim.”

“Hayır.” dedim Başçavuştan daha çok kendime. Garip bir rüyada gibiydim, gözlerim puslu görüyordu. “Hayır. Adamı bırakın gitsin.”

Başçavuşun kaşları endişeyle çatıldı. “Ama Komutanım…? Emin misiniz? İsterseniz ben…”

“Hayır, Başçavuş. Adamı salın.” diye emrettim. “Hemen.”

Sözler bir kere ağzımdan çıktıktan sonra artık iş bitmişti. Başçavuş bu sefer itiraz etmeden başıyla selamını verip koridorda kayboldu. Bir süre sonra yanında iki askerle gelip sorgu odasına girdi ve kelepçelerin açılma sesi boş koridorda yankılandı.

Adam sorgu odasından çıkarılırken kapının ağzında son kez göz göze geldik. Yüzündeki gülümseme başka bir hal almıştı. Bir tutam umut kırıntısı dudaklarının kenarındaydı. Bir an duraksadıktan sonra belli belirsiz başıyla selam vererek Başçavuş ve askerler eşliğinde özgürlüğüne kavuştu.

Adam koridorda kaybolduğunda, dünyanın tüm yükü omuzlarımdan kalkmış gibi oldu. Parmağımdaki yüzüğü kim bilir kaçıncı kez yerinden çektim artık oraya ait olmadığını bilerek.

Avucumun içindeki soğuk şeyi hissedince kendime geldim. Yüzüğün olduğu yer boştu şimdi. Sadece yılların izi vardı. Cansız ışıkların altında parlayan yüzük ise sağ elimdeydi.

Rüyada gibi ilerleyip sorgu odasına girdim. Yüzüğü odadaki masanın üzerine bıraktım. Omuzumdaki apoletleri de söküp yanına koydum.

Sonra, dışarıda yeni bir gün doğarken karakoldan çıktım.

Özgürdüm.


Öykü – Özgür Adam

Hayatın tutsak ettiği bir komutanın hayatı, distopik bir gelecekte sınır karakoluna gelen muamma bir adam ile değişir.

Öykü – Ateş Düştüğü Yeri Yakar

Bir yangında hafızasını kaybeden robot suçlu olduğu iddiasıyla yargılanmaya başlar.

Öykü – Yazı Tura

Şansın tamamen ortadan kalktığı bir gelecekte, bir çift mutlu olup olamayacaklarını öğrenmek için bilimsel yöntemlerle çalışan Falcı Ayhan’a gelir. 2019 TBD Bilimkurgu Öykü Yarışmasında 2. olan öykü.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

fourteen − one =