Ana sayfa » Blog » Öykü – Çelikkale
İlk nerede yayınladı?

Bu öykü ilk olarak 15 Nisan 2014 tarihinde Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisinde yayınlanmıştır. Aşağıdaki metin, öykünün en son düzenlenmiş halidir.

E-Kitap Linkleri
Öykü hakkında ne dediler?

Çelikkale

Anafartalar Ovası ağır sis altındaydı, semadaki bulutlar yere inmiş gibiydi. Sisler arasındaki Yusuf ise tüfeğini bir dala astı ve önündeki ağaca tırmanmaya başladı.

Aşağıda bekleyen dostu Osman seslendi, “Mustafa yüzbaşı tüfeğini asla yanından ayırmayacaksın demişti.” 

“Biliyorum,” dedi Yusuf. “Ama yukarı düşmanı kollamaya çıkıyorum, avlamaya değil.”

Yusuf, top atışlarına rağmen hâlâ ayakta kalabilmiş koca çama dalgınca tırmanırken, sislerle sarmalanan Osman aşağıdan homurdandı ama başka da bir şey demedi. Böyle yoğun bir sis içinde Yusuf düşmanı zamanında nasıl görebileceğini bilmiyordu, yine de her gün yaptığı gibi bugün de ağacın tepesine yerleşecek ve hava kararana kadar dürbünüyle düşman hatlarını bir saldırıya karşı kollayacaktı.

Yerden beş altı adam yüksekteki kalın dallardan birinde, deniz tarafına bakan yerine varınca alnında biriken terleri sildi ve oturup nefeslendi. Gözlerini kısıp, oynaşan sisler arasında, biraz ilerisindeki Osmanlı siperlerinin ötesinde bir hareket görmeye çalıştı. Huzursuz pus perdesi ise her şeyi gizliyordu.

Boynunda asılı duran dürbünü gözüne götürdü.

“Bir şey görüyor musun?” diye sordu Osman aşağıdan.

“Yok,” dedi Yusuf iç çekerek. “Sisten bizimkileri bile zor seçiyorum.”

Gerçekten de, düşman hücumuna karşı hazır bekleyen siperler bu boğucu öğle vaktinde sadece belirsiz bir karaltıdan ibaretti. Sislerin arasında kıpırdanan gergin gölgeler ancak seçilebiliyordu.

“Belliydi,” dedi Osman da sıkıntıyla.

Yusuf dürbünü indirip, oturduğu yerde sırtını ağacın gövdesine dayadı. Sonra başını yukarı kaldırıp semayı yokladı. Düşmanın zeplinleri sislerin ardında, semadan Osmanlı cephesini gözlüyor olmalıydı. Lakin bu sis bulutu içinde Yusuf onları seçemediğini göre, düşman da onları göremezdi. Yaptıkları her şeyin en azından şimdilik yukarıdan izlenmediğini bilmek rahatlatıcıydı.

Yusuf belinde asılı duran matarasını aldı ve susuzluğunu gidermek için ağzına götürdü. Lakin matarada sadece bir iki damla kalmıştı.

“Hay Allah,” dedi kendi kendine ağzını şapırdatarak.

“Ne dedin?” diye sordu Osman telaşla.

“Yok bir şey.”

Bir anlık sessizlikten sonra Osman tekrar konuştu. “Düşman geçen gece koyun güneyindeki cepheye dev makinelere saldırmış diyorlar, duydun mu?”

Yusuf yorgun gözlerini kırpıp oturduğu yerde kıpırdandı. “Duymadım,” dedi. Gecenin bir yarısını yine nöbetle, şafaktan sonraki bir iki saati de siperlerde rahatsız bir halde kestirerek geçirmişti.

“Dev bir insan gibiymiş. On adam boyunda. Sadece bir tanesi geceleyin güney cephesini tek başına Conkbayırı’na kadar geriletmiş. Melun şeye ne kurşun, ne de süngü işliyormuş.”

Osman duraksadı. Sonra, “Doğru mudur sence? Böyle bir… Makineleri olabilir mi?” diye sordu. Sesinde hafif bir korku emaresi vardı. 

“Bilmiyorum,” dedi Yusuf ürpererek. Bela üstüne belayı acımasızca üstlerine yolluyorlardı. Böyle bir şey gerçekten varsa da Yusuf pek şaşırmazdı. Ne, ya da kim olursa olsun, o da Allah’ın izniyle Çanakkale’den geçemeyecekti.

Yusuf yorgun gözlerini ovuşturdu, kuru boğazını ıslatmak için yutkundu ve dürbünü tekrar aldı. Gelişigüzel dalgalar gibi havada süzülen sislerin arasından düşmana dair bir iz görebilmek için ufku sabırla taramaya başladı.

Bir süre sonra oflayarak dürbünü indirdi ve sırtını iyice ağaca verdi. Bu iş, çamurlu bir suyun derinliklerinde olan biteni görmeye çalışmaktan farksızdı. Gözlerini yorgunlukla kırpıştırdı. Birçokları gibi o da günlerdir doğru düzgün dinlenmiş değildi. Kafası en az sisler altındaki Çanakkale kadar bulanıktı. Gitgide ağırlaşan göz kapakları yavaş yavaş kapanırken dudaklarını yaladı. Ne kadar da susamıştı…

* * *

Semayı titreten tiz bir sesle yerinden sıçradı. Ağacın tepesinde olduğunu fark edince üstündeki dala tutunarak aşağı düşmekten son anda kurtuldu. 

Etrafında hantalca dönüp duran sisin kollarına uyuşukça baktı. Ne olmuştu?

Neden yukarıda olduğunu hatırlayınca içinde bir şeyler tepe takla oldu. Nöbet sırasında uyuyakalmıştı.

Hayır. Başka bir şey vardı. Bir ses

Sol tarafında müthiş bir patlama oldu.

Ağaç baştan aşağı sarsılırken Yusuf dala sıkıca yapıştı.

Top atışı! Düşman top atışına başlamıştı.

Telaşla toparlanmaya çalıştığı sırada uzaktan bir tiz ses daha işitti. Birden aşağıdaki dostunu hatırladı.

“Osman!” diye bağırmaya çalıştı ama boğazı o kadar kurumuştu ki, ağzından ancak kısık bir ses çıkabildi. Aşağıda ise ne bir ses, ne de hareket vardı.

Yusuf hâlâ yerleştiği dalın üzerindeyken, bu sefer siperlere daha yakın bir yere bir top mermisi daha düştü. Sislerin arasında boğuk feryatlar yankılandı.

İleride, daha fazla top atışının geldiğini duyuran ardı ardına tiz patlamalar yükseldi.

Yusuf ağacın gövdesine tutunup bir ayağını altındaki dala attı ve, “Osman, siperlere koş çabuk!” diye bağırdı çatallı sesini yükselterek.

Cevap olarak yakınlara bir top mermisi daha düştü, ardından bir tane daha ve bir tane daha.

Yusuf da hemen ağaçtan inip Osman’a tembihlediği gibi siperlere sığınmalıydı. Top ateşi altında açıkta durmak ölüm fermanını imzalamak demekti.

Lakin etrafını sarmalayan ateş yağmuru altında, korkuyla anasına sarılan küçük bir çocuk gibi ağacın gövdesine yapışmıştı. Toplar iblisin yumrukları gibi Osmanlı cephesini gürleyerek dövüyor, düştükleri yerde kara toprak arşınlarca yükseğe saçılıyor, sisler altında dik duran tek tük ağaç parçalanıp yıkılıyordu. Top atışları arasındaki sessizliği ise siperlerden gelen acı feryatlar karartıyordu.

Yakına düşen bir top mermisinin saçtığı şarapneller Yusuf’un az önce oturduğu dalı koparıp götürdü, yaşlı çam üstüne yıldırım inmiş gibi sallandı. Üzerine dal parçaları, dikenli yapraklar ve toprak yağar, canı pahasına tutunduğu ağacın etrafı toplarla dövülürken Yusuf’un yapabileceği tek şey dişini sıkıp serseri bir şarapnelin hedefi olmamak için dua etmekti.

Yıllar gibi gelen uzun bir süre sonra toplar sustuğunda, ağaç ve Yusuf mucizevî bir şekilde hâlâ hayattaydı. Gövdeyi sıkıca sarmalamaktan kolları kaskatı kesilmiş, topların haykırışlarıyla sersemlemişti ama yaşıyordu işte.

Sonunda cesaretini toplayıp tekrar harekete geçti. Acele etmeliydi. Siperlerin ötesinden her an tüfek ateşi başlayabilir, cepheyi top ateşiyle zayıflatan düşman saldırıya geçebilirdi.

Yere inen yolu yarıladığında, sislerin arasında, siperin ötesinde hareket eden bir şey gördüğünü sandı. Rüzgârda salınan yaşlı bir meşe gibi cüsseli bir şey. Lakin yanılmış olmalıydı, o tarafta ayakta tek bir ağaç kalmış değildi.

Boş verip ayağını bir alttaki dala atarken insanı ciğerlerine kadar titreten gür bir ses işitti. Sanki siperlerin ötesinde bir şey, çok büyük bir şey tüm hıncıyla toprağı dövüyordu.

Güm. Güm. Güm.

Ses, yaklaşan amansız bir fırtına gibi giderek yükseldi. Bir şey siperlere doğru hızla geliyordu.

Biraz ileride, ağaç gövdesi gibi uzun ve kalın metalik gri bir şey, sislerin arasında güç bela seçilebilen siperlerin üstüne iniverdi.

GÜM.

Sipere inen şey, hendek boyunca hızla sola kaydı ve askerleri alarak kuru birer yaprak gibi sislerin içine, semaya doğru fırlattı. Yusuf’un daha önce hiç işitmediği türden dehşet dolu çığlıklar sislerin içinde boğularak kayboldu.

Bir an sonra, o şey siperlerin üstünden attığı bir adımla bu tarafa geçerek gölgeler arasında tamamen görünür oldu.

Metal bir devdi bu. İnsan gibi iki ayağı üzerinde duruyordu. Boyu en az Yusuf’un tırmandığı ağaç kadar vardı. Tek bir parçaymış gibi görünen gövdesinin genişliği küçük bir kulübe kadardı. Tepesinde, başı olması gereken yer ise sadece bir düzlükten ibaretti. Her biri yaşlı bir ağaç gövdesinden daha kalın ve neredeyse yere değecek kadar uzun iki çelik kol omuz hizasının üstünden çıkıyor, kol ve bacakları onlarca eklemli koca plakanın birleşmesinden oluşuyordu.

Siperi geçen dev, bir an durduktan sonra sislerin içinde yüzen bir gemi gibi yavaş ama kendinden emin hareketlerle arkasında kalan sipere döndü. Yaptığı her hamleyle kol ve bacak eklemlerinin arasından tıslayan ak buharlar fışkırtarak sisleri titretiyordu.

Devin sağ eli siperlerin önünde gayretle havaya kalktı. Altında, siperdeki gölgeler ne olacağını anlayıp çekilmeye çalıştı ama el bir gülle gibi indi ve siperi oluk kazar gibi sola süpürüp tekrar çıktı. İki asker daha feryatlarla havalanıp kaybolurken düşmanın tüfek ateşi başladı.

Lakin siper çoktan düşmüştü bile.

Mustafa Yüzbaşı’nınkine benzeyen bir ses, “Geri çekilin, geri çekilin!” diye bağırıyordu. Birçokları çoktan siperlerden tırmanıp düşmanın aksi yöne kaçmaya başlamış, ovanın yükseldiği gerideki sipere çekilmek için koşturuyordu. Öteden düşmanın ateş sesleri aksediyor, kendi silah yoldaşları ise can havliyle koşarak ağacın altından geçiyordu. Yusuf olduğu yerde donup kalmıştı. Her şey bir anda olup bitmiş, çelik dev hattı azgın bir nehir gibi dağıtıp geçmişti.

Osman haklıymış, diye düşündü Yusuf. Allah’ım sen yardım et.

Lakin böyle bir canavara karşı koymak anlamsızdı. Yusuf da hemen aşağı inip diğerlerine katılmalı, gerideki cepheye çekilmeliydi. Ancak bir gerideki siperlere ulaşsalar bile ne olacaktı ki? Dev orayı da hallaç pamuğu gibi savurup atacaktı.

Yusuf bir dal daha aşağı inip durdu. Aşağıda, sislerin arasındaki dalda asılı duran tüfeğini görebiliyordu. Yüzbaşı’nın emrine karşı gelip onu aşağıda bırakmayacaktı. Tüfek şimdi elinde olsa… Ne yapabilirdi ki? O melun devi kurşunla mı öldürecekti? Sağlam bir kale duvarına karşı tüfekle hücum etmekten farksız olurdu bu. Çelik bir kale böyle nasıl alt edilebilirdi?

Dev şimdi dönmüş, ağır adımlarla toprağı döverek bu tarafa geliyor, kaçanların peşinden gidiyordu.

Metal dev, sadece üç adım sonra ağaca vardığında, Yusuf gövdeye iyice sarıldı ve görünmemeye çalıştı. Bir taraftan da göz ucuyla korkunç makineyi izlemekten kendini alamıyordu.

Dev, yakından daha da dehşet veren cüssesine rağmen zahmetsizce ilerliyor, her hareketiyle sağından solundan tıslayarak püsküren buharların sıcaklığı Yusuf’a kadar ulaşıyordu. Nasıl çalışıyordu bu şeytan işi şey? Kendi kendine mi?

Devin omzu dallara sürterek geçerken, Yusuf canavarın üzerinde uzaktan göremediği bir şeyi fark etti. Göğsün ön tarafında yan yana dizilmiş, mazgal benzeri bir düzine dikey yarık bulunuyordu. Bu deliklerin ardındaki karanlığın içinde ise bir gölge kıpırdanıyordu. İçeride biri mi vardı? Öyle ise de bu canavarın karnına nasıl girmişti?

Bir an sonra dev yanından geçtiğinde, sırtı görünür olunca Yusuf işin aslını anladı. Devin arkasında, neredeyse Yusuf’un nöbeti sırasında oturduğu dal kadar yüksekte bir kapak vardı. Kapağın sağında, sırtındaki metal merdiveni kullanan kişi buradan makinenin içine girmişti ve oradan devi kontrol ediyor olmalıydı.

Dev, kaçanların peşinden arkadaki siperlere doğru tepeyi tırmanmaya başlar, düşman tarafından tüfek atışı devam ederken, Yusuf canavarı durdurmak için yapılması gerekeni gördü ve harekete geçti.

Dal ve ağaç kabuklarının elini kesmesine aldırmadan gövde boyunca hızla aşağı kaydı. Yere bir adam boyu kalınca toprağa atladı. Sonra doğrulup sisler arasında yönünü bulmaya çalıştı.

Düşman cephesine bakan tarafta asılı duran tüfeğini gördü. Bir an tereddüt ettikten sonra silahını almadan devin peşinden aksi yöne atıldı. Lakin hızlı bir iki adım attıktan sonra hemen önünde, yerdeki şeyi görünce olduğu yerde donakaldı.

Osman, vücudu tuhaf bir açıyla kıvrılmış halde bir kan havuzu içinde yatıyordu. Şarapnel parçaları boynunun sağ tarafını parçalamış, vücudunun geri kalanını ise delik değiş etmişti. Kıyafeti kendi kanıyla kızıla boyanmış, feri sönmüş gözleri güneşi gizleyen sislerin içine, semaya doğru bakıyordu.

Arkadan gelen bir mermi berisindeki çamın gövdesine çarpıp havaya kıymıklar saçınca Yusuf tokat yemiş gibi kendine geldi. Şimdi şehitleri düşünemezdi. Acele etmezse tüm tabur, belki de cephe düşecekti.

Her şeyi unutup ileri fırladı.

Çelik dev yavaş hareketlerine rağmen kısa sürede arayı açmış, sislerin içinde neredeyse kaybolmuştu.

Yusuf, yorgunluğu, uykusuzluğu, susuzluğu, geride yatan yoldaşlarını, peşindeki düşmanı aklından çıkarmış, topların darmadağın ettiği arazide devin peşinde bayır yukarı tüm gücüyle koşuyordu. Arkadan atılan serseri kurşunlar sisleri sicim gibi yarıp vızıldayarak geçerken o sadece deve odaklandı. Bu canavar durdurulmazsa hiçbir şeyin önemi kalmayacaktı.

Biraz sonra, arkadan devam eden ateşe, şimdi iyice yaklaştıkları yukarıdaki siperlerden kararsızca karşılık verilmeye başladığında, Yusuf deve yetişmişti. Korkusunu bastırmak için bir an soluklandı ve metal devin yanında koşturmaya başladı. Bu sırada, canavarın havada olan iki adam boyundaki sağ ayağı hemen yanında yere indi.

Yusuf, “Ya Allah!” nidasıyla bacağa atladı.

Bacağın arkasındaki eklem plakalarından birini yakaladı. Tutunduğu metal alev gibi yanıyordu. Bacakla beraber yükselirken iki tarafın ateş sesleri arasında kaybolan bir acı çığlığı attı. Elleri müthiş bir acıyla harlandığı halde yapıştığı plakayı bırakmamak için tüm iradesiyle dayandı. İleri atılan adımla ayak tekrar yere indiği sırada, Yusuf var gücüyle kendini fırlattı ve daha yukarıdaki bir plakaya asıldı. Her tarafından ter akıyor, titreyen kolları onu canavarın üstünden atmak istiyordu.

Ayak yere bastığında, Yusuf bir kere daha yukarı sıçradı ve bacağı devin gövdesine bağlayan son eklem plakasına nefes nefese tutundu. Bu iş, bir yandan alev alev yanan, bir yandan da rüzgârda sağa sola yatıp duran bir ağaca tırmanmak gibiydi. Çocuk oyuncağı

Şimdi tek yapması gereken biraz yukarısında, devin sırtındaki kapağa çıkan merdivenlere ulaşmaktı. Ayak tekrar kalkarken Yusuf hamle yapmak için hazırlandı. Tutunduğu eklemin arasından cehennem gibi sıcak bir buhar sütunu yüzünün sağ tarafına püskürdü.

Yusuf bu sefer çatışmanın seslerini bile bastıran müthiş bir çığlık attı, tüm vücudu acıyla gerildi. Sağ ayağını kaldıran dev sola doğru yattı. Yusuf’un sağ eli tutunduğu yerden kayıp ister istemez yüzüne gitti. Alev kızıllığında bir acıyla havada savrulurken, tek eliyle tutunduğu plakaya her şeyiyle asıldı.

Devin ayağı tekrar yere bastığında dağlanan yüzüne rağmen hâlâ canavarın üzerindeydi. Acıya karşı gözlerini kıstı, boştaki eliyle tekrar tutunup kendini bacaktan son kez yukarı ittirdi.

Devin sırtındaki metal merdivene kavuşmak buzlu bir suya elini sokmak gibiydi. Bir iki adım çıkıp ayaklarını da merdivene dayayınca nefeslenmeye çalıştı. Avuçları alevde dövülmüş demir gibi zonkluyor, suratının sağ tarafındaki acıyla yüzü kavruluyor, sağ gözünü zar zor açabiliyordu.

Metal dev her adımıyla onu bir sağa bir sola savurmaya çalışırken, acıya rağmen merdivenden birkaç adım daha tırmanıp kapağa ulaştı. Şimdi yerden neredeyse beş adam yüksekte, yürüyen bir ağacın üstünde gibiydi.

Titreyen ellerle kapağın koluna uzanıp çevirdi. Kapağı açıp daha içeri göz atamadan, hemen üstünde bir yere çarpan bir mermi kıvılcımlar saçarak sekince irkilip geri çekildi. Boşta kalan kapak, devin hareketiyle sola savruldu ve gövdeye sertçe çarparak açıldı. İçeriden taşan müthiş sıcaklık dalgası Yusuf’u kapladı. O sırada dev, son bir adım daha atıp durdu.

Canavarın karnından dışarı pancar gibi kızarmış, terden sırılsıklam şaşkın bir yüz uzandı. Adam daha ne olduğunu anlayamadan Yusuf suratına doğru gayri ihtiyarı bir tekme savurdu. Tabanı altında bir şeylerin ezildiğini hissetti, adam boğuk bir feryatla geri savruldu. Yusuf toparlanmasına fırsat vermeden aceleyle bir ayağını loş kabinin içine attı, bir eliyle merdivene tutunduğu halde herifi kolunun altından yakalayıp dışarı, sislerin içine, boşluğa bıraktı.

Adam kısa bir feryatla kaybolurken Yusuf bir an nefeslendi, sonra canavarın karnına girdi ve kapağı arkasından çekip kapattı.

Burası cehennem gibiydi. Devin üstünde bir yerde bir şeyler fokurdayarak kaynıyor, kabinin duvarlarındaki çatlaklardan içeri kavurucu buharlar sızıyordu.

İçerideki tek ışık kaynağı göğsün önündeki dikey yarıklardı. Her tarafından ter boşalan Yusuf gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi. Sağdan, soldan, önden, arkadan, her yerden bir canavarın hırlaması gibi metalik sesler geliyor, zaman zaman çelik zırha çarpıp seken kurşunların şaklamaları içeride durmadan yankılanıyor, ufacık yerde seslerin nereden geldiği birbirine karışıyordu.

Yusuf’un gözleri sonunda karanlığa alıştığında yarıkların önündeki kontrol mekanizmasını fark etti.

En ortada, metal zemine bağlı yuvarlak bir dümen, onun iki yanında neredeyse göğüs hizasına gelen iki ayrı kol, dümenin altında ise pedala benzer iki ayrı düzenek vardı. Bunların berisinde ise sürücü için bir oturak…

Yusuf devin kontrolüne geçmeden önce aceleyle üstündekileri çıkardı. Terden ıslanmış göğsü tulumba gibi inip kalkarken hemen öndeki yarıklara uzanıp nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Birkaç adım ötedeki siperlere pusmuş, tüfeklerini deve doğrultmuş silah yoldaşlarını sislere rağmen görebiliyordu. Biraz daha geç kalsa çelik dev siperlere ulaşacak, hattı alt üst edecekti.

Canavarın gövdesine çaresizce çarpan kurşun çığlıklarına aldırmadan ufak oturağa yerleşti ve ak kor gibi yanan sağ elini mekanizmaya doğru kararsızca uzattı. Bu sağdaki kol ne işe yarıyordu acaba?

Kolu ileri doğru ittirdi.

Devin sağ tarafından gelen mekanik feryatlar ve tıslamalar eşliğinde, canavarın sağ kolu yerde bir şeylere sürterek öne doğru kalktı ve ileri işaret eder bir halde durdu.

Siperlerden daha çok mermi deve çarparken Yusuf tuttuğu kolu sağa ve geri doğru çekti, devin kolu da aynı hareketi takip edip sağa doğru bir halka çizerek geri çekildi. Sol taraftaki kolu oynatınca da sol kolun hareket ettiğini görünce, kavrulmuş suratının isyanına rağmen gülümsedi.

Sağ ayağının altındaki pedala bastı. Dev hafifçe sola yattı, sağ ayağı gürültüyle yerden kalktı. Yana yatan kabinde bir an telaşlanan Yusuf ne yaptığını bilemeden diğer ayağıyla da sol pedala bastı. Daha da fena sarsılıp metalik feryatlar eden dev dengesini kaybedecek gibi oldu. Yusuf sol pedaldan hemen ayağını çekti, dev zorlukla sağ adımını siperlere doğru atıp durdu. Artık bir adım ötede apaçık görünen Osmanlı siperlerinden korku feryatları yükseliyordu.

Yusuf, yüzünden aşağı akıp gözlerine kaçan, yanıklarını azdıran terleri elinin tersiyle sildi. Pedallar ayakları kontrol ediyordu demek. Peki ya bu önündeki yuvarlak şey?

Bunu kavrayıp sola doğru çevirdi. Dev canavar zelzeleye tutulmuş gibi sallanarak, olduğu yerde gürültüyle sola dönmeye başladı. Yusuf dümeni iyice sol yapıp, arkasını siperlere, yüzünü ise hücum eden düşmana çevirene kadar döndürdü.

Sağ pedala basıp ileri bir adım attı. Ardından sol. Bir elini sol kola, diğerini de sağ kolun üzerine koydu ve düşmana doğru koşmaya başladı.

Çelik kale artık Yusuf’undu. Attığı her adımda devin gücünü iliklerinde hissediyor, durdurulamaz bir kaya gibi ilerliyordu.

Aşağıda, sislerin içinde hayaletler gibi üzerine koşan düşman askerleri onu görünce bir an tereddüt etti. 

Yusuf duraksamadı.

Bir gülle gibi aralarına dalarken sağ kolu tüm gücüyle çekip devin kolunu tüm hiddetiyle yere vurdu. Elin ağırlığı altında bir şeylerin ezildiğini hissetti. Kolu hızla kaldırıp önündeki askerleri bir avuç toprak gibi yana fırlattı. İleri bir adım atıp bu sefer sol kolunu indirdi. Kolu kaldırırken elinin tersiyle de başkalarını semaya yolladı.

Daha gerideki düşmanların çoğu ise şimdi ne olduğunu anlamış olacaktı ki, artık siperlere doğru değil, aksi yöne koşmaya başlamıştı. Yusuf’un arkasından gelen tüfek atışları da sırtına çarpmak yerine asıl düşmanı avlamaya çalışıyordu. Kaçmaya çalışanların birkaçı Osmanlı kurşunlarıyla devrilirken Yusuf düşmanın peşine düştü.

Devin karnındaki fırında her adımla bir sağa bir sola sallanarak pusun içinde düşmanın arkasından ilerledi. Düşman bozguna uğramış halde bayır aşağı hızla koşturuyordu. Yusuf yakalayabildiğini elinin tersiyle sağa sola savuruyor, düşmanı kendi silahlarıyla avlıyordu.

Biraz sonra taburun geri çekilmek zorunda kaldığı sipere vardığında, düşmanın peşinden siperleri geçmeden önce duraksadı. Düşman ordusu artık araziye fazlasıyla dağılmıştı. Onları bu halde tek başına alt edemezdi. Taburla birlikte saldırıp düşmanı topyekûn def etmeleri gerekiyordu.

Yusuf ortadaki dümene asılıp devi arkasına, tepeye doğru döndürdü. Sonra öne uzanıp deliklerin arasından taburun onu takip edip etmediğini görmeye çalıştı.

Sisin içinden devin karnına zar zor ulaşabilen, kararlılıkla yaklaşan ve hep bir ağızdan yükselen o nidayı işitti. “Allah Allah Allah!

Bir an sonra koşarak hücuma geçmiş Osmanlı askerleri ileride görünür oldu. Kalbi cesaretle kabaran Yusuf dümene uzandığı sırada, bir şey müthiş bir güçle deve arkadan vurdu.

Hazırlıksız yakalanan Yusuf alnını metal duvara keskin bir acıyla çarptı. Arkadan yayılan metalin metale çarpma sesi içeride aksedip beynini uyuştururken, en az cehennemi kabin kadar sıcak olan kanı alnından sızmaya başladı.

Yusuf, şaşkın bir halde düştüğü yerden doğrulduğunda deve arkadan bir darbe daha indi. Bu sefer ayakta yakalanan Yusuf, ön duvara savrulurken arka kapağın içe doğru göçtüğünü gördü.

Kalp atışlarıyla zonklayan başına aldırmadan neler olduğunu anlamaya çalıştı. Kim yapıyordu bunu? Birisi kapağı kırmaya mı çalışıyordu? Hayır, birisi değil. Bir şey.

Onlarca yeri acıyla isyan etmesine, görüşü kafasının içinde taklalar atmasına rağmen Yusuf kontrollere uzandı. Dümeni tam sol yaptı, solundaki kolu çekti.

Dev sarsılıp tıslayarak döndüğü sırada bu sefer sol üstten bir darbe daha yedi. Artık hazırlıklı olan Yusuf kabinin içinde savrulmaktan kurtuldu ancak kulakları, içine bir arı kovanı kaçmış gibi çınlıyordu. Kafasındaki uğultuya rağmen devin sol tarafından ölüm çığlığı gibi korkunç bir tıslama işittiğini sandı.

Sonunda devin sarsılması geçip de tamamen döndüğünde, Yusuf’un karşısında kendi gibi bir başka çelik dev duruyordu.

Düşmanın kolu havaya kalktı ve Yusuf daha bir şey yapamadan tekrar üstüne indi. Kabinin tavanı içe doğru göçtü. İçeri alev gibi sıcak buhar püskürmeye başladı. Yusuf, darbeden titreyerek tekrar kontrollere geçmeye çalıştı. Bir şey yapmalıydı.

Yukarıdan bir yumruk daha indi. Hemen üstünde çelik çeliği parçaladı.

Yusuf sol kolu tekrar kendine doğru çekti. Devin eli de aynı hamleyi takip edip geriye gitmeliydi ama sol taraftan kızgınca fokurdayıp tıslayan metalik takırtılardan başka bir şey gelmedi. Soluna bir yumruk daha indi ve sol kol kuru bir dal gibi dirsekten kopup sislerin içine uçtu.

Korkudan ne yapacağını bilemeyen Yusuf sağ pedala bastı. Yusuf’un devi ayağını kaldırıp diğerine doğru bir adım attı. Düşmanın inmek üzere olan sağ yumruğu tavana sürterek ilk darbesini ıskaladı.

Yusuf sağ kola uzandığı sırada üstüne inen devin diğer yumruğu bu sefer kabinin tavanını metalik bir çatırtıyla yarıp içeri girdi. Oturduğu koltuğun yarısını da beraberinde alıp kâğıt gibi ezdi ama Yusuf’u kıl payı geçti. Tavandan aşağı kızgın bir yağmur gibi kaynar sular fışkırmaya başladı.

Yusuf, şimdi karşı karşıya durduğu deve o kadar yakındı ki, göğsü içinde onu kontrol eden adamı yarıkların ardında seçebiliyordu. Adam telaşla kontrolleri hareket ettiriyor, hasmına indirdiği kolu yerinden çıkarmaya çalışıyordu.

Yusuf yüzüne, kollarına, çıplak sırtına düşen kaynar damlalara aldırmadan sağ kolu aniden geri çekti, canavarın kolu emre zar zor itaat ederken her şeyi unuttu ve tüm gücüyle yumruğunu ardında düşman sürücüsünü saklayan devin göğsüne geçirdi.

Çelik çeliğe kıvılcımlar saçarak çarptı, düşmanın göğüs plakası biraz büküldü.

Yusuf’un kabinindeki düşmanın kolu hâlâ girdiği yerden kurtulmaya çalışıyordu. Yusuf ise kendi yumruğunu çekip aynı noktaya tekrar indirdi. Düşmanın göğsü içe doğru göçtü.

Yusuf kolu bir daha çekti. Çelik devin kolu artık en az Yusuf kadar takatsiz kalmış gibiydi. Kontrol kolu en geriye vardığında, devin kolu her tarafından kara buharlar püskürterek düşmanın göğsünden daha yeni ayrılıyordu.

Kol havaya kalkınca Yusuf son kez yumruğunu düşmana indirdi. Devin yumruğu metalik feryatlar ederek hantalca göğüs plakasına çarptı ve mazgalları içeri büküp parçalayarak oraya saplandı.

Tavandan Yusuf’un kabinine girmiş olan çelik el hareketsizleşti. Yusuf’un devi dört bir yandan yavaşça buhar püskürterek gitgide sessizleşti ve nihai bir uğultuyla son nefesini vererek durdu.

Yusuf da artık tükenmişti. Çarpışmanın şiddeti ciğerlerinde yankılanıyor, vücudunun hemen her yeri alevde dağlanmış bıçaklarla deşilmiş gibi sızlıyordu. Oturduğu yerden doğrulmaya çalıştı. Takatsiz bacakları rüzgârda eğilen dallar gibi kontrolsüzce bükülünce, duvara yaslanıp nefeslenmeye çalıştı.

Allah’ım ne kadar da susamıştı. Ağzı öyle kurumuştu ki aldığı her nefes kursağını daha da aşındırarak geçiyor, sanki alev yutuyordu. Parçalanmış tavandan yağan kaynar su damlaları buharlaşıp uçmuş olmasa, şimdi onları bile yudumlamaya razıydı.

Her şeye rağmen, kısmen içeri göçmüş kapağa doğru ilerledi. İçerideki kolu çevirip kapağı açmaya çalıştı. Menteşe yerlerinden gıcırdayan kapak kıpırdamadı.

Tüm ağırlığıyla kapağa yüklendi. Faydası olmadı.

Başı fırıldak gibi dönerken geriledi ve kapağa bir tekme attı. Metal, gürültüyle karşı koydu.

Biraz daha gerileyip tüm gücüyle son kez abandı ve kapak dışarı fırlayarak açıldı.

İçeri dolan puslu hava, terli ve hırpalanmış vücuduna buzdan bir duvar gibi çarptı. Yusuf sendeleyerek kenara geldi. Çatışma sesleri dinmiş, geriye huzursuz bir sessizlik kalmıştı. Hissiz bir halde merdivenlerden inmeye başladı. Son basamağa gelince yüksekliğe aldırmadan kendini aşağı bıraktı.

Acıyla yere çarpıp yuvarlandığında tek düşünebildiği şey bir yudum su içmekti.

Ayağa kalktı, nereye gittiğini bilmeden sislerin içinde işittiği bir sese doğru ilerledi. Biraz sonra yerde, ölmek üzere olan genç bir düşman askeri buldu. Göğsündeki iki üç yaradan epey kan kaybetmişti. Hırıltıyla inliyor, dehşetle titriyordu.

Yusuf çömeldi, adamın belindeki matarayı aldı ve titreyen ellerle kapağını açtı.

Asker bir şeyler mırıldandı. Yusuf can çekişen adamla göz göze geldi. Askerin kanlı dudakları kıpırdadı.

Yusuf önce elindeki mataraya, kabın içinde arzuyla salınan muhteşem şeye, suya baktı. Sonra yavaşça adamın yüzüne doğru eğildi, eliyle ağzını narince açtı ve ona su içirdi.

Suyu alan adam zayıfça öksürüp kabardı, göğsü son kez kalkıp inerken gözlerini teşekkür edercesine kapattı.

Yusuf uzun bir süre öylece cesedin başında bekledi. Sonunda yerinden doğrulduğunda sisler dağılmaya başlamıştı.


Öykü – Özgür Adam

Hayatın tutsak ettiği bir komutanın hayatı, distopik bir gelecekte sınır karakoluna gelen muamma bir adam ile değişir.

Öykü – Ateş Düştüğü Yeri Yakar

Bir yangında hafızasını kaybeden robot suçlu olduğu iddiasıyla yargılanmaya başlar.

Öykü – Yazı Tura

Şansın tamamen ortadan kalktığı bir gelecekte, bir çift mutlu olup olamayacaklarını öğrenmek için bilimsel yöntemlerle çalışan Falcı Ayhan’a gelir. 2019 TBD Bilimkurgu Öykü Yarışmasında 2. olan öykü.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 + five =